Toplum kendi kendisini yönetebilir mi? Önümüzdeki en çarpıcı soru budur…
Buradan devlet sorununa geliyoruz. Demokratik-komünal toplumu devlet ortadan kalktıktan sonra kurulacak nihai bir sistem olarak düşünmek gerçekçi bir yaklaşım olmaz. Devlet bugün varlığını sürdürüyor ve öngörülebilir gelecekte de var olmaya devam edecek gibi görünüyor. Parlamentolar, seçimler, belediyeler, hukuk sistemleri ve liberal demokrasinin diğer kurumları da yaşamaya devam ediyor.
Komünal toplum bunların sona ermesini beklemek zorunda değil. Bunlarla aynı tarihsel zamanda gelişebiliyor. Bu birlikte yaşama bugünkü aşamada bir zorunluluk olarak ortaya çıkıyor. Fakat değişmez bir denge anlamına gelmiyor. Toplum kendi politik varlıklarını geliştirdikçe devletin toplumsal yaşam üzerindeki belirleyiciliği azalır.
Yerel yapılar kendi sorunlarının bir bölümünü bile çözdükçe devletin rolü değişmeye başlar. Yerel ekonomi kendi dayanışma ve üretim ağlarını kurdukça ekonomik bağımlılık azalır. Toplum kendi kültürünü, dilini, eğitimini ve sosyal dayanışmasını örgütledikçe merkezi kurumlara devrettiği gücün bir bölümünü yeniden kazanır. Böylece mesele “ya devlet ya komün” biçiminde kurulmamış olur. Asıl mesele toplum ile devlet arasındaki güç ilişkisine dönüşür.

Bu anlamda komün devletsizliğin başka adı olarak tanımlanmıyor. Komün, toplumun devlete devrettiği siyasal ve toplumsal potansiyelini yeniden örgütlemesi anlamına geliyor.
Aynı gerçekçilik ekonomi için de gerekiyor. Komünal toplumun gelişmesi piyasanın ertesi gün ortadan kalkması anlamına gelmeyecek. Özel işletmeler, küçük üreticiler, ücretli çalışma, kooperatifler, kamu işletmeleri, belediye işletmeleri ve müşterek yapılar uzun süre aynı ekonomi içinde bulunacak. Sınıfsal farklılıkların da tek bir kararla ortadan kalkmasını bekleyemeyiz. Zamanla bu güç dengesi değişir.
Bu aşamada temel mesele piyasanın yasaklanması değil, toplumun kendi ekonomik özgücünü geliştirmesidir. “Demokratik Toplum Manifestosu” demokratik toplumun ekonomi üzerinde yeniden denetim kurmasını savunuyor. Komünal ekonominin “adım adım” geliştirilmesini ve alternatif üretim ile paylaşım yoluyla toplumun kapitalist ekonomiye bağımlılığının azaltılmasını öneriyor. “Adım adım” ifadesi burada özellikle önemlidir. Çünkü ekonomik dönüşümü bir gecelik mülkiyet değişikliğinden çıkarıyor ve uzun süreli bir toplumsal kapasite geliştirme süreci olarak ele alıyor.
Kooperatifler gelişir. Üretici ve tüketici birlikleri kurulur. Yerel gıda ağları ve enerji müşterekleri oluşturulur. Belediye işletmeleri ile toplumsal ekonomi arasında yeni ilişkiler kurulur. İşçiler işletmelerin karar süreçlerine daha fazla katılır. İnsanlar bakım, konut, eğitim ve ulaşım gibi alanlarda yeni müşterek biçimler geliştirebilir. Başlangıçta bunların ekonomik sistem içindeki ağırlığı küçük kalabilir. Fakat bu yapılar örgütlendikçe, birbirleriyle bağlandıkça, sermaye ve teknoloji oluşturdukça ve toplumun ihtiyaçlarını daha fazla karşılayabildikçe güçlenir.
Bu nedenle birlikte yaşama nihai bir uzlaşma değildir. Bir tarihsel geçiş ve mücadele durumu olarak görülebilir. Piyasa devam ederken komünal ekonomi büyüyebilir. Devlet devam ederken toplumun politik gücü genişleyebilir. Temsili demokrasi sürerken doğrudan katılım gelişebilir. Bireysel mülkiyet devam ederken müşterek alan yaygınlaşabilir. Sınıfsal farklılıklar sürerken ekonomik demokrasi ve paylaşım güçlenebilir. Burada yön belirleyici oluyor. Komünal toplum mevcut yapılarla yan yana yaşarken kendi imkânlarını genişletmeyi hedefliyor. Toplum kendi ekonomik, sosyal, kültürel ve politik yaşamını ne kadar fazla örgütlerse komünal alan da o kadar büyüyor. Bu alan büyüdükçe toplumun devlete ve sermayeye bağımlılığı azalıyor.
Bu yaklaşım 20. yüzyıl sosyalizminin bir başka sorununu da yeniden düşünmemize imkân sunuyor. Reel sosyalizm kendisini kapitalist dünyadan büyük ölçüde ayırarak korumaya çalıştı. “Demir Perde” kavramı o dönemde bu tarihsel deneyimin simgelerinden biri hâline geldi. Elbette savaşlar, kuşatmalar ve Soğuk Savaş koşulları bu kapanmada önemli rol oynadı. Ancak yine de insan, “Daha özgür ve daha eşit bir toplum kendisini neden duvarlarla korumak zorunda olsun?” diye sormadan edemiyor.
Eğer sosyalizm insanlığın daha gelişmiş bir toplumsal imkânını temsil ediyorsa gücünü devletten ve sınırlarından almamalı, kurduğu hayatın niteliğinden almalı. Bir kooperatif çalışanlara daha fazla söz ve karar hakkı veriyorsa insanlar bunu görür. Bir mahalle komünü gündelik sorunları daha demokratik ve etkili biçimde çözüyorsa bunun toplumsal karşılığı mutlaka oluşur. Kadınlar daha özgür yaşıyor, gençler kararlara katılıyor, yaşlılar yalnız bırakılmıyor, üreticiler emeklerinin karşılığını daha adil alıyor ve insanlar kendi yaşamları üzerinde daha fazla söz sahibi oluyorsa komünal yaşam kendi meşruiyetini üretir.
Bu durumda yeni toplumun yayılma biçimi de değişir. Zorun yerini ikna, dayatmanın yerini katılım, tek biçimin yerini çoğulluk, kapanmanın yerini ilişki alır. Komünal toplum karşısındaki yaşam biçimlerini zorla ortadan kaldırmayı tercih etmez. Kendisini daha yaşanabilir hâle getirerek yaygınlaşmayı esas alır.
Bu düşünceden kapitalist sistem ile komünal yapılar arasında eşit koşullarda bir yarış olduğu anlamı çıkarılmamalı. Sermayenin ekonomik gücü, devletlerin zor gücü, medya tekelleri ve piyasa hâkimiyeti büyük eşitsizlikler yaratan olgulardır. Komünal yapılar kendi alanlarını siyasal, hukuksal ve ekonomik mücadelelerle korumak zorunda kalacaktır. Fakat yine de asıl güçlerini daha iyi hükmetme tarzından değil, hükmetmeden birlikte yaşayabilme olanağından almaya çalışmalıdır.
Bütün bu tartışmadan sonra komünün ne olmadığı daha açık biçimde görülüyor. Komün her yere uygulanacak hazır bir örgüt şeması değildir. Bütün mülkiyetin aynı anda ortaklaştırılması değildir. Köy ve mahalle topluluklarından ibaret değildir. Küçük bir devlet değildir. Devlet ortadan kalktıktan sonra başlayacak hayat değildir. Piyasanın bulunduğu yerde imkânsız değildir. İnsanların aynı ideolojiye inanması da bu aşamada komünal birlikler kurmak için zorunlu değildir.
Komün, insanların yaşamın farklı alanlarında ortaklaşma, paylaşma, dayanışma ve karar verme iradelerini geliştirmeleri anlamına geliyor. Bu nedenle hane, mahalle, köy, belediye, üretim, eğitim, kültür, bakım ve ekoloji aynı biçimde komünalleşmez. Her alanın kendi niteliği ve katılım ve paylaşım düzeyi farklıdır. Ama birbirleriyle ortak bağlar kurmaları gerekiyor.
“Hane, eğitim, sokak, mahalle, köy, kent, ekonomi, sanat, doğa ve komünü birbirinden kopuk alanlar olarak değil, birbirini besleyen bir yaşam ağı olarak ele alıyor.” (Komün ve Hatırlayış) Bu yaklaşım demokratik-komünal toplumun yan yana dizilmiş binlerce küçük komünden ibaret olmadığını gösteriyor. Asıl mesele toplumun kendisinin komünalleşmesidir.
Bu nedenle komünü bir formdan çok bir ilişki olarak tanımlamak daha açıklayıcı olur. Bu ilişkinin ortaklaşma düzeyi yaşam alanına göre değişir. Bir yerde karar alma ortaklaşır. Başka bir yerde üretim, başka bir yerde mülkiyet veya tüketim ortaklaşır. Bazı alanlarda bunların tümü birlikte gelişir. Toplumun komünalliğini komün adı verilen kurumların sayısıyla değil, insanların yaşamlarının ne kadarını kendi örgütlü güçleriyle belirleyebildikleriyle ölçmek gerekir.
Jongerden’in “Komün’ün ötesinde komün” yaklaşımı bizi yeniden Paris Komünü’nün temel sorusuna götürüyor. 1871 Paris’ini bugün tekrar etmek elbette mümkün değil. Fakat onun ortaya çıkardığı o yakıcı soru güncelliğini koruyor: Toplum kendi kendisini yönetebilir mi? Jongerden’in Öcalan’da gördüğü, devlet iktidarını ele geçirmekten politik toplumu örgütlemeye geçiş, bu sorunun çağımızdaki biçimlerinden biri olarak değerlendirilebilir.
Politik özgüç mutlaka ekonomik özgüç ile tamamlanmalı. Ekonomik özgüç kültürel, sosyal ve ekolojik örgütlenmeden koparıldığında uzun ömürlü olma şansı yoktur. Demokratik-komünal toplum bu nedenle toplumun hayatın farklı alanlarında kendi özgürlükçü, eşitlikçi var oluşunu yeniden oluşturmasını gerektiriyor. Toplum siyasetini, ekonomisini, kültürünü, eğitimini, dayanışmasını ve ekolojik ilişkisini aynı kalıpla değil, aynı yönelim içinde örgütler.
Komünal toplumun geleceğini karşısındaki dünyayı ne kadar zorla ortadan kaldırma gücü değil, kendi yaşamını ne kadar özgür, eşit, demokratik, dayanışmacı ve çekici hâle getirebildiği belirleyecek.















