Öner Günçavdı yazdı: Çanlar Türkiye ekonomisi için çalıyor

Zaten ülkemizin gündemi hızlı değişiyordu. Ama Ukrayna-Rusya krizi ile birlikte dünya gündeminin de hızlandığını görüyoruz. Yeni bir savaşı yine televizyonlardan canlı olarak izliyoruz. İnsanların çektiği acılardan bağımsız bir şekilde yapılan yorumları dinliyoruz. Ancak hiçbir şekilde böyle bir savaşı haklı gösterebilecek, inandırıcı bir sebep göremiyoruz. Bu haliyle 19. yüzyılın romantik milliyetçiliğinin 21. yüzyıl versiyonu gibi birden karşımıza çıkıverdi bu savaş. Böylece anlıyoruz ki, tek adam rejimleri ve dayandıkları popülizmin en önemli kaynağını böyle romantizmler oluşturuyor. Bu Putin’de Çarlık hayalleri, bizde ise Yeni Osmanlıcılık…

Geçen hafta üniversitelerimiz konusuna değinmiş, bu konudaki görüşlerimi paylaşmıştım. Ancak gelişmeler o kadar hızlı ki… Her şey bir yana, bir sosyal bilimci olarak Rusya’nın yapmış olduğu bu hamle tüm ezberlerimizin değişmesine neden olurken, böyle bir yazı yazmak şart oldu.

Türkiye ekonomisinin böyle bir krizden etkilenmemesi mümkün değil. Son yıllarda zaman zaman ifade ettiğim görüşlerim nedeniyle “muhaliflikle” nitelenir oldum. Sadece ben değilim, benim gibi birçok arkadaşım da aynı nitelemelere maruz kalmakta. Bunun sebebi ise, iktidarın ekonomik uygulamalarına karşı takındığım tutum. Her ne kadar uygulamaları “onaylamaz” tutumum süreklilik arz etse de sanırım bunun asıl nedeni ben değilim, bu tarz politikaları uygulamaktan bir türlü vazgeçmeyen iktidar temsilcilerinin ısrarı. Aslında hep aynı hataları tekrarlayıp, farklı tepkiler bekler gibi bir durum…

Bir akademik iktisatçı olarak “muhalif iktisatçı” nitelemesini çok doğru bulmuyorum. Zira iktisat bir bilim ise bu bilimsel beklentilerin ve/veya bilimin yol gösterdiği yoldan ısrarla sapma gösterenlere karşı durmanın muhaliflik olarak nitelenebileceğini de düşünmüyorum.

Ben ve benim gibi iktidarın uygulamalarına, sözüm ona “muhalif” bir tavır sergileyen iktisatçıların dikkat çekmek istediği husus, Türkiye ekonomisinin çok hassas dengeler üzerinde yol kat etmeye başladığı ve ekonomi yönetiminin uygulamalarının bu hassaslıkları gözeterek, ekonominin karşı karşıya kalması beklenen riskleri azaltacak nitelikte politikaları tercih etmesini arzulamalarıdır. Zaten ülkelerin ekonomi yönetimlerinden beklenen de bu tarz risklere karşı ön almaktır, riskleri arttırmak değil, o riskleri en aza indirmektir.

Son yıllarda iktisat yönetimimizin yaptıkları ise böyle bir tavır sergilemek bir yana, mevcut riskleri daha da arttıracak ve ekonomiyi daha da kırılgan hale getirecek tedbirleri uygulamaktan öteye gidememiştir. İşte Ukrayna-Rusya krizi ile birlikte, daha dün iktidarın aldığı ve bizlerin eleştirdiği uygulamaların dayandığı birtakım temel varsayımların nasıl bir çırpıda ortadan kalktığı görülmektedir.

En son gündeme getirilen ve adına da “Yeni Türkiye Ekonomi Modeli” denilen modelin ne kadar riskli varsayımlara dayandığı bu krizle birlikte ortaya çıktı. Fakat ilgili bakanlık kamuoyuna yaptığı açıklamayla yine inkârı seçti.

Aslında iktidarın şu andaki ekonomik uygulamalarının (model demiyorum) temelde tek bir amacı var. O da kurlarda istikrar sağlamak ve kur geçişkenliği üzerinden enflasyon üzerinde oluşacak baskıları en aza indirmek. Bu yapılırken de büyümeden taviz vermeden cari dengeyi koruyabilmek, mümkünse fazla vermek. Son zamanlardaki uygulamaların kısa özeti bu.

Buradaki kritik hedef ise ne pahasına olursa olsun döviz kurundaki istikrarın korunabilmesidir. Resmi olarak esnek döviz kuru rejimine sahip olsak da, bunun için piyasaya döviz piyasasının katılımcıları üzerinden müdahalelerde bulunarak, kurun istikrarlı kalması temin edilmeye çalışılmaktadır. Kurlardaki istikrar sabit kur rejimlerinde olduğu gibi doğrudan TCMB üzerinden sağlanmıyor olsa da, ilgili müdahalelerin kamu bankaları eliyle dolaylı yoldan yapılmasının, sözüm ona esnek kur rejimimizin kurumsal çerçevesine zarar vermediği düşünülüyor.

İktidarın kurları istikrarlı tutmayı amaçlayan uygulamaları iki temel varsayım üzerine dayanıyor. Birincisi, piyasada gerektiğinde satılabilecek miktarda dövizin bulunması. İkincisi ise, dövize talep yaratacak içeride ve dışarıda herhangi bir şokun yaşanmayacağının varsayılması. Bu varsayımlar altında dövize yapılan müdahalelerin en azından turizm sezonunun başlayacağı ve döviz gelirlerimizin artacağı aylara kadar mevcut imkânlarla sağlanabileceği düşünülmektedir. Elbette talebin herhangi bir şekilde değişip, artmadığı varsayımı geçerliyken…

Birincisi bakımından ihracat gelirlerine çok güvenen iktidar, ekonomide cari açığın da ciddi manada kontrol edebileceğini düşünmüş ve 20 Aralık 2021 öncesinde TL’nin değer kaybetmesini bilinçli olarak izlenilen bir politikanın sonucu olarak kamuoyuna yansıtmıştır. Dışarıdan sermaye çekemeyen Türkiye’nin ihracat ve turizm gelirleri dışında çok da seçeneği kalmamıştı.

Ama koşullar 20 Aralık öncesinde değişti ve bu kez vatandaşın döviz talebi öngörülenin ötesine geçti. Politika faizinin düşmesi ve giderek artan enflasyon ve kamuoyunun beklentilerinin kötüleşmesi genel olarak ileri sürülebilecek nedenler bu değişimin arkasında. Böylece döviz kurlarında amaçlanan istikrar bozulurken, ekonomideki döviz talebi de karşılanamayacak boyutlara gelmişti.

Bu kriz karşısından iktidar önceliğini vatandaşın döviz talebini kırmaya verdi ve bu amaçla kur riskini hazineye yükleyen Kur Korumalı Mevduat uygulamasına geçti.

Genellikle biz iktisatçılar açık ekonomilerde “faizi” vatandaşı TL’ye yönlendirmek için bir aracı olarak kullanır, zaman zaman faizleri yükselterek tasarruf sahiplerinin TL talep etmelerini teşvik ederiz. Özellikle enflasyonun yüksek olduğu durumlarda bu en çok tercih edilen, tercih edilmesi gereken yoldur. Ancak Sayın Cumhurbaşkanımız bu aracın bu şekilde kullanımına pek rıza göstermiyor ve ekonomi kurmayları da “faiz benzeri” araçlar geliştirerek, sonuçta aynı kapıya çıkan birtakım yan yol tedbirlere başvuruyor. Kur Korumalı Mevduat uygulaması ile yastık altı altınları sistem içine çekmek için geliştirilen Atın Korumalı Mevduat Hesapları bunlardan ikisidir. Bu yeni araçlar vasıtasıyla vatandaşın döviz talebi en azından yavaşlatılabildi. Enflasyonda düşüş sağlanamasa da, kurlarda bu süre zarfında yapılan dolaylı müdahalelerle istikrar sağlanabildi. Tabii ki bir sonraki şoka kadar.

Modelin ikinci önemli varsayımı olan iç ve dış şokların olmayacağına yönelik beklenti ise, ekonomi yönetiminin ve siyasilerin kontrol edebilecekleri bir durum değil. Tamamıyla dışsaldır. Türkiye ekonomisinin kırılganlıkları ve ekonomi yönetiminin bıçak sırtında gitmesi, ister istemez bu tarz şokların yaşanmasına karşı Türkiye’yi çok daha kırılgan hale getirmektedir. Bugün yaşadığımız Ukrayna-Rusya Savaşı işte bizim kontrol edemeyeceğimiz ama Türkiye ekonomisi, daha da önemlisi yürütülen ekonomik uygulamalar bakımdan birtakım olumsuz etkileri gündeme getirerek, bu uygulamaların sürdürülebilirliğini büyük ölçüde tehlikeye sokmuştur. Bu tehlikeleri şu şekilde ele alabiliriz.

Dünya ve Türkiye ekonomisinin enerji ve gıda ürünlerinde Rusya ve Ukrayna’ya bağımlılıkları, ortay çıkan savaşla birlikte dünyada var olan enflasyonu arttırıcı bir etki yapacaktır. Enflasyon riskinin çok daha ciddi boyutlara gelmesi kaçınılmaz. Bunun neticesinde dünyadaki merkez bankalarının ek sıklaştırıcı tedbirler alması, faizleri ise beklenenden daha hızlı yükseltmesi beklenebilir. Elbette bu da bizim gibi dış kaynak ihtiyacı yüksek, ama bir o kadar da gerçek ötesi bir para politikası izlemeye çalışan bir ülkede, faizleri arttırmasa bile, kurların atmasına yol açacaktır. Böyle bir durumda kur istikrarı için çok daha fazla kaynağa ihtiyacımız doğacaktır.

Bu krizin kanımca kısa vadedeki önemli etkilerinden biri de bizdeki enflasyona yapacağı doğrudan etkidir. Malum olduğu üzere enerji ve gıda fiyatları bizdeki enflasyonun en önemli kaynaklarını oluşturuyor. Daha şimdiden petrolün varil fiyatının 100 doları geçtiği bir ortamda bu bir yandan enflasyonun, diğer yandan da ithalat faturasının artmasına neden olacaktır. Gıda fiyatlarının etkisinin de benzer düzeyde olması beklenebilir. Zira 2021 yılı buğday ithalatının yüzde 85’ini Rusya’dan, yüzde 10’unu da Ukrayna’dan yapmış bir ülke Türkiye.

Bu durumda Sayın Bakan Nebati’nin kamuoyuna vaat ettiği gibi enflasyonun 2022’de düşüş eğilimine girmesi ve 2023 yılı içinde de tek haneye inmesini beklemek, sanırım hayal oluyor.

İktidarı en çok sıkıntıya sokacak gelişme ise ülkenin artan döviz ihtiyacı olacak gibi. Bir yandan iktidarın taviz vermeye yanaşmadığı büyüme gayreti, diğer yandan artan ithalat faturaları ihtiyaç duyulan cari dengenin sağlanmasına imkân bırakmayacakmış gibi görünüyor. Dahası bu gelişmeler, spekülatif olmasa da, özellikle iş dünyasının döviz talebinin artmasıyla sonuçlanacak. Öte yandan vatandaşın zaten yüksek düzeylerde seyreden döviz tevdiat hesaplarını bozup, TL’ye dönmesi bir yana, daha da artırmasına yönelik tehlike doğurmuştur. Ancak çok daha önemlisi, savaş gibi dramatik bir durumun, ülkemizin bu kadar yakınında ve bu kadar kolay bir şekilde yaşanıyor olması, vatandaşın döviz ve altınlarını sistem dışına çıkarmasına yol açabilir. Bu her şeyden önce daha düne kadar elde edilmek istenen amaçlarla uyumlu bir durum olmayacaktır.

Kanımca çok daha önemli etkileşim mekanizması bu enerji ve gıda fiyatlarının yaratacağı enflasyon ve neticesinde gidilebilecek ek parasal sıkılaştırmaların Avrupa ülkelerinin büyüme performanslarını olumsuz yönde etkilemesi yoluyla ortaya çıkacaktır. Türkiye’nin en önemli ihracat pazarını teşkil eden Avrupa ülkelerindeki talepte azalmayı da beraberinde getirecek olan büyümedeki yavaşlama, bizim bu ülkelere yönelik ihracatımızı da olumsuz etkileyecek ve döviz gelirlerimizin azalmasına neden olabilecektir.

Sonuç olarak, bu kriz sonrasında Türkiye’nin gerek enflasyon konusunda, gerekse cari fazla konusunda kendine koyduğu hedeflerin gerçekleşme ihtimali azalmıştır. Bu sebepten dolayı kur istikrarını sağlayıcı müdahalelerin maliyetleri de artacaktır. İktidarın böyle olağanüstü bir ortamda daha alışılmış politikalara dönmesi ve bunları krizin vatandaş üzerindeki etkilerini azaltacak yönde kullanması gerekmektedir.

Peki, bu olur mu?

Vallahi 19. Yüzyıl romantik milliyetçiliğinin Rusya’yı içine soktuğu hali görüyoruz. Aynı duygulara sahip bir başka popülist iktidarın bu koşullarda nasıl davranabileceğini tahmin edebilmek çok zor. Dileğimiz böyle bir yola girilmemesidir.

Öner Günçavdı’nın önceki yazıları:

Bugünün üniversiteleri

Siyasi çıpalar ve enflasyonla mücadele

Ekonomide uluslararası camianın bir parçası olmak

Para otoritesinin enflasyona bakışındaki değişim

Muhalefet ekonomide ne yapmak istiyor? Gözlem ve içe dönüş

Türkiye’nin refah arayışı ve siyaset

İki bin yirmi bir

AKP’nin kendi tabanına ihaneti

Medyascope'a destek olun.

Sizleri iyi ve özgür gazeteciliğe destek olmaya çağırıyoruz.

Medyascope sizlerin sayesinde bağımsızlığını koruyor, sizlerin desteğiyle 50’den fazla çalışanı ile, Türkiye ve dünyada olup bitenleri sizlere aktarabiliyor. 

Bilgiye erişim ücretsiz olmalı. Bilgiye erişim eşit olmalı. Haberlerimiz herkese ulaşmalı. Bu yüzden bugün, Medyascope’a destek olmak için doğru zaman. İster az ister çok, her katkınız bizim için çok değerli. Bize destek olun, sizinle güçlenelim.

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus