Öner Günçavdı yazdı: “Beşli çete”

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Demokrasilerde iktidar, yaygın kamuoyu rızasına dayanmakta ve bu rızanın azalmadan sürmesi de o iktidarın sürekliliğini belirlemektedir. Siyasiler için sorun öncelikle böyle bir rızayı üretebilmek, adından da var olanının sürdürülebilirliğini sağlayabilmektir. Tabii bunda birçok faktör rol oynayabilir. Ama zamana ve mekâna göre değişmeyen bir gerçek var ki o da ekonomik faktörlerin bunların en başında gelmesidir.

Kamuoyu rızasını ekonomik yollarla oluşturabilmek için, siyasilerin iktisadi kesimlerle ilişki içine girmesi ve onların temsil ettiği sınıflarla ittifaklar kurması beklenebilir. 2000’lerin başında iktidara gelen AKP için de benzer ittifaklar toplumsal rızanın oluşturulmasında, ardından sürdürülmesinde büyük rol oynamıştır. Ama çok daha önemlisi, bu süreçte farklı sermaye kesimleriyle, değişen şartlara göre geliştirilen ittifaklara ihtiyaç duyulmuş; zaman zaman da şartlardaki değişime binaen ittifak yapılan kesimler değiştirilmiştir. Bu ittifakların bazıları bilinçli bir tercihin ürünü, bazıları ise zaruri olarak girilen ittifaklar olsa da, bunların AKP’nin kendi iktidarını sürdürebilmek için ekonomik uygulamalara yaptıkları katkı inkâr edilemez.

Ayrıca AKP iktidarı, iktisadi politikalarını içine girdikleri ittifakların özelliklerine göre belirleyip, uygulamıştır. Girdiği ittifaklar vasıtasıyla AKP ülkemizdeki sermaye grupları üzerinde belli düzeyde bir kontrol gücü elde etmiş ve böylece iktidarı için gerekli kamuoyu rızasını üretecek ekonomik uygulamalara imza atmıştır.

AKP ilk iktidara geldiğinde “büyük sermayenin” temsilcisi olan kesimlerle bir ittifak içinde olmuş ve bu kesimlerin arzu ve taleplerine uygun ekonomik politikaları uygulayarak ekonomiyi yönetmiştir. Büyük sermaye, ekonomideki kurumsallaşmanın daha da gelişmesini, devletin ekonomi üzerindeki etkisinin azaltılması gerektiğini savunarak, büyük ölçüde kamu işletmeciliğinin tasfiyesini desteklemiştir. Devlet müdahalelerinin olmadığı, daha kural temelli, siyasetin belirsizliklerinden muaf bir ekonomik yapı arzu etmektedir.

İktidar önceleri bu demokratik taleplere kulak vermiş ve bunları geliştirmiş, AB üyeliği yolunda hızla yol almaya başlamıştı. IMF politikalarını tavizsiz uygulayarak, ekonominin arz yönünün güçlenmesi sağlanmıştır. Demokratikleşme ve hukukun üstünlüğünün güvence altına alınması ve ekonomide kurumların güçlendirilmesi, iktidarın büyük sermayenin desteğini almasına yetmiştir. Bunun ekonomik sonuçları son derecede başarılı olmuştur. Serbest piyasa sisteminin kurumları güçlenmiş, AB ile uyum sürecinde önemli gelişmeler yaşanmış, ekonomik büyüme de o günlere kadar görülmemiş düzeylere ulaşılmıştır.

AKP’nin yeni ittifak arayışı içine girmesi, 2008/2009 ABD’deki konut piyasasındaki krizinin, tüm dünyada ciddi bir finansal krize dönüşmesiyle başlamıştır. Büyük ekonomik başarıların ardından, bu dönemde yüzde 4,5 mertebelerinde daralan Türkiye’de, 2009’daki mahalli seçimler AKP’nin oyunda rekor düşüşle sonuçlanmış, bu oranın yüzde 40’ların altına düşmesi arayışı hızlandırmıştır. Ayrıca aynı dönemde yaşanan cumhurbaşkanlığı seçiminde, “müesses nizamın” AKP’ye gösterdiği direnci kırma ihtiyacının hâsıl olması, beraberinde ekonomik alanda yeni ittifakların yolunu açmıştır. Zira siyasi alanda girişilecek mücadele ve azalan kamuoyu desteğinin arttırılması uygulanacak ekonomik politikalarda da revizyona gidilmesini gerekli kılmıştır.

AKP ekonomide böyle bir dönüşümü büyük sermayenin rızası ile yapamayacağını bildiği için, ittifak yapacak yeni kesimlere yöneldi. Muhtemelen bunda, AB ile başlayan müzakerelerin sonuçsuz kalması ve Türkiye’nin AB üyeliğine alınmayacağının tüm açıklığı ile ortaya çıkması da önemli bir rol oynadı. Türkiye iç politikada olduğu gibi, dış politikada da arayış içine girerken, siyasette içe dönüşün sinyalleri verilmeye başlandı.

Siyasetin yeni öncelikleri arasında “demokratikleşme” yer almıyordu artık. Onun yerine “küreselleşmeyi” koruyarak, “ulus devlet” fikrine sarılmak ve bu fikir etrafında siyasi rıza üretmek tercih edildi. İşte bu dönemde İstanbul’daki “büyük sermayenin” yerini, Anadolu’da yeni yeni gelişmeye başlamış ama ölçek olarak yeterli büyüklüğe erişememiş sermaye ile yeni bir ittifak kurulmaya başlanmıştı.

Bu sermaye gerek teknolojik olarak, gerekse büyüklüğü bakımından büyük sermaye ile rekabet edemeyecek boyuttaydı ve küresel düzeyde bir rekabet gücünden de mahrumdu. Uygulanacak ekonomik politikaları belirlemede iktidarı yanlarına çekerek, var olan bu dezavantajlarını fırsata çevirmesini bildiler. Ancak Anadolu sermayesi üzerinde Fethullah Gülen Cemaati’nin büyük bir etkinliğinin olması, sonradan bir terör örgütüne dönecek bu cemaatle ittifak geliştirmesini engellemedi.

Yerellik – millilik”, iç pazar ve devlet mekanizması üzerinden yapılacak transferler Anadolu sermayesinin sermaye birikimi bakımından önem arz eden koşulların başında gelmiştir. Dahası iktidarın ekonomi politikalarında da bu unsurlar öne çıkarılmış, uygulamaların bunlara uygun olarak yapılması tercih edilmiştir.

Bu ittifak da 2013 yılındaki Gezi Parkı olaylarına kadar sürmüş; bu tarihten itibaren bu birlikteliğin sürdürülebilmesi iyice zorlaşmıştır. Ancak belirtmekte yarar var ki FETÖ ile girilen bu ittifakta devletin mevcut kurumlarının tasfiyesinden ziyade, bu kurumların kontrolünün ele geçirilmesi tercih edilmiştir. Liyakat bilinçli olarak hiçe sayılarak, bu örgütle ilişkisi olanların mevcut kamu kurumlarındaki makamlara yerleştirilmesi ve böylece devletin kontrolünde olan kaynakların tüm kontrolünün ele geçirilmesi amaçlanmıştır. Sorun bu örgütün etkisinde olan sermayenin iktidarın kontrolüne girmeyi kabul etmemesiyle başlamıştır. Kurumları güçlendirmek ve böylece siyasinin etkilerinden kurtarmanın yerini, kurumları ele geçirilmesi aldı. Elbette bunun yapılabilmesi için demokratik değerlerden, hukukun üstünlüğünden ve bireysel hak ve özgürlüklerden taviz verilmesi zaruri hale gelirken, otoriter rejimin inşasının da önü açılmış oldu.

Ancak ülkedeki büyüme modeli daha çok iç talep çekişli, hizmet, ticaret ve inşaatın ekonomideki ağırlığını arttırıcı bir şekilde uygulanmaya başlayınca, ülkenin ekonomik performansındaki azalma dikkatlerden kaçmadı. Ayrıca 2013 yılında, Ben Bernanke’in FED başkanlığını bırakırken yaptığı konuşmada da belirttiği gibi, uluslararası mali piyasalardaki koşullar değişmeye başlamıştı. Ancak İktidar, girdiği bu yeni ittifakın gereksinimleri nedeniyle bu değişime ayak uydurmakta zorlandı.

Enflasyon baş göstermeye başladı. Artan kurlar TCMB’nin faiz artırımına giderek, uluslararası mali piyasalarla daha uyumlu bir politikayı uygulamasını zaruri kıldı. Hatta bu dönemde görev yapan TCMB başkanının faizleri arttırması iktidar temsilcileri tarafından “vatana ihanetle” eş değer tutuldu. Aslında, AKP’nin o dönemde ittifak içinde bulunduğu sermaye kesimlerinin niteliği ve ihtiyaçları düşünüldüğünde, bu faiz artırımlarının “vatana” olmasa bile, bu kesimlere yönelik yapılmış bir ihanet olarak nitelendirilmesini normal karşılamak mümkündür.

İşte tam bu noktada iktidar, TCMB’nin faiz kozunu oynamasına müdahale ederek, 2002’den beri dokunmadığı bağımsız kurulların ve TCMB’nin yönetimlerine doğrudan müdahale etmeye başladı. Bu dönemde iktidar temsilcilerinin “faiz neden, enflasyon netice” şeklinde özetlenebilecek olan, iktisat kamuoyunun pek de alışık olmadığı faizlere bakış açısı görünür olmaya başladı. Gerekçesi ne olursa olsun, kanımca iktidarın bu müdahalelerin ana sebebi, ittifak içinde olduğu sermaye üzerindeki kendi kontrolünü kaybetmekte olduğunu düşünmesi ve bu kontrolü kurmaya çalışmasıydı.

FETÖ ile o günlerde zaten bitmiş olan ittifaktan, tarafların ayrılıkları 15 Temmuz 2016 tarihinde girişilen başarısız darbe girişimiyle resmiyet kazanmış oldu. Böylece AKP iktidarı bir yandan büyük sermayenin, diğer yandan da Anadolu sermayesi üzerindeki hâkimiyetini büyük ölçüde kaybetti.

Her iki sermaye kesimi ile girişilecek yeni bir ittifakın siyasi maliyetleri olacaktı ona. Büyük sermaye küreselleşmeden taviz vermezken, onun kurallarının gereklerinin Türkiye’de yapılmasında diretmekte, demokrasi, hukukun üstünlüğü ve temel hak ve özgürlüklerde daha ilerici adımlar talep etmekteydi. Anadolu’da yeni yeni gelişen sermaye ise, hala devletin desteğine, iç pazara ihtiyaç duyarken, küreselleşmenin getirdiği tehditlere karşı koruma talep etmekteydi. Ama bu yönde destekleri sürdürmek iktidarın sahip olduğu ekonomik imkânlarla artık mümkün değildi. İktidar ise, tüm bunlardan bağımsız kendi iktidarını güçlendirmek ve ülkedeki mutlak güç olma arzusundaydı.

Amaçlardaki bu uyuşmazlık bu kez iktidarın cesur bir hamle yaparak, kendine bağlı ve kendi dediklerinin dışına çıkmayacak, kısaca kendi kontrolünde bir sermaye grubu yaratmaya girişmesine yol açtı. Kamu kaynaklarını kullanarak; hatta bir bakıma onlara aktararak bu sermaye grubunu yaratmayı amaçladı. İşte bu grup “Beşli Çete” olarak adlandırılan müteahhitler grubudur.

Hatta iktidar önemli bir hata yaparak, yeni dizayn ettiği “Başkanlık” sistemini ekonomik açıdan güçlendirmek için bu yeni gruba aşırı güvendi. Ülkenin tüm eski kurumları ile ciddi bir mücadele içine girilerek, bu yeni sistemle uyumsuz olanlar tasfiye edilmeye, bazıları ise adapte edilmeye başlandı. Toplumu ve siyasi rejimi değiştirmek için sermayenin bulunduğu eller değiştirilmeye çalışıldı.

Putin’in Rusya’da yaptığı, kendisine bağlı zengin iş adamının üzerinden sermaye üzerindeki kontrolünü, piyasa sisteminin tüm kurumlarını yok ederek, Türkiye tersinden yapmayı arzuladı. Diğer bir deyişle iktidar “Türk Tipi Oligarklar” yaratmayı arzuladı.

İktidarın ana amacı ülkedeki sermaye üzerindeki kontrolünü bu grup üzerinden sağlamak ve ekonomiyi bu sermaye grubunu merkeze alan bir iktisat politikası üzerinden yönetmeye çalışmaktır. Bugüne kadar kullanılan söylemlerin, başarısızlıklar sonrasına kamuoyuna gösterilen gerekçelerin tümünün ardında, bu tercih edilen modelin sürdürülebilirliğini sağlamak ve sermaye üzerindeki kontrolünün devamını temin etmek yatmaktadır.

Ancak bu modelin iki temel sorunu olduğu çok geçmeden görüldü. Bunlardan birincisi yeni bir sermaye grubu yaratabilmek açık ekonomilerde, kapalı ekonomilere göre çok daha zor ve maliyetlidir. Zaman zaman ekonomide yapılan bazı uygulamaların kapalı ekonomi günlerindeki uygulamalarla benzerlik göstermesinin nedeni işte budur. Piyasa mekanizmasının kamu müdahalesi olmadan, tamimiyle işlerlik kazanması durumunda kaynakların bu gruba doğru yönelmesi ve onların ellerinde yoğunlaşması pek mümkün değil. Dahası bu sermaye gruplarının dâhil oldukları iktisadi faaliyetler daha çok yerel nitelikte iktisadi faaliyetler olup, döviz üreten değil, tüketen faaliyetlerdir. Bu nedenle çok fazla dövize ihtiyaçları bulunmaktadır. Bu da bu modelin ikinci handikabıdır.

Dünyanın değiştiği, küresel piyasalardaki koşulların farklılaştığı, borçlanmaya hem erişimin zorlaştığı, hem de maliyetinin arttığı bir ortamda, böyle bir sermaye birikimi sürecinin ve ekonomik modelin maliyeti yüksek, sürdürülebilmesi ise zordur. Döviz için ekonominin diğer kesimlerine duyulan ihtiyaç giderek artmaktadır. Ancak iktidarın bu kesimleri teşvik etmek ve onları iktidara ortak etmeye niyeti yoktur.

Fakat bir süredir yaşanan ekonomik güçlükler, toplumun büyük bölümünü dışlayan ve kendi mutlak otoritesine kabule rıza göstermiş bir sermaye grubunun varlığına güvenen bu sistemin daha fazla sürdürülebilme şansını da ortadan kaldırmaktadır. Ne iktidarın, ne de bu sermaye grubuna dâhil olmuş iş insanlarının, benzer bir ittifak içine girmiş diğer sermaye gruplarında olduğu gibi, zarara uğramadan buradan çıkabilmeleri zor görülmektedir. İktidarın kendi varlığını sürdürebilmesi için taviz vermeden (veya iktidarı bırakmadan), ne sermaye üzerinde ne de ekonominin genelinde hâkimiyet kurma imkânı kalmamıştır.

Öner Günçavdı’nın “Beşli çete” başlıklı yazısını Kaya Heyse seslendirdi.

Öner Günçavdı’nın önceki yazıları:

Küreselleşmenin yeni yüzü doğarken

Çanlar Türkiye ekonomisi için çalıyor

Bugünün üniversiteleri

Siyasi çıpalar ve enflasyonla mücadele

Ekonomide uluslararası camianın bir parçası olmak

Para otoritesinin enflasyona bakışındaki değişim

Muhalefet ekonomide ne yapmak istiyor? Gözlem ve içe dönüş

Türkiye’nin refah arayışı ve siyaset

İki bin yirmi bir

AKP’nin kendi tabanına ihaneti

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Medyascope'a destek olun.

Sizleri iyi ve özgür gazeteciliğe destek olmaya çağırıyoruz.

Medyascope sizlerin sayesinde bağımsızlığını koruyor, sizlerin desteğiyle 50’den fazla çalışanı ile, Türkiye ve dünyada olup bitenleri sizlere aktarabiliyor. 

Bilgiye erişim ücretsiz olmalı. Bilgiye erişim eşit olmalı. Haberlerimiz herkese ulaşmalı. Bu yüzden bugün, Medyascope’a destek olmak için doğru zaman. İster az ister çok, her katkınız bizim için çok değerli. Bize destek olun, sizinle güçlenelim.

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus