Ayşe Çavdar yazdı: Geleceği bir şenlik gibi kurmak

İktidar mahfili ne zaman bir tartışma başlatsa -son örneği dini hassasiyetleri gözetmeyenin dilinin koparılacağı tehdidi/vaadi- siyasi muhalefet kendi pozisyonunu baştan sona yeniden gözden geçirmek zorunda kalıyor ve elini hep tartışmaya geç kalarak üstelik en düşük pozisyondan açıyor. Bunun ilk sebebi daha anlaşılır geliyor kulağa: Muhalefet ittifakı daha çok aktör barındırıyor ve ittifakın bozulmaması için herkes önce bir diğerinin, mümkünse iktidarın ne yapmak istediğini daha iyi anlayabilecek olanın renk vermesini bekliyor. İlk bakışta anlaşılır, anlayış gösterilebilir gibi gelse de bu sebep, ana akım muhalefet ittifakının (CHP, İYİP, Deva, Gelecek, DP ve SP) kendisine dışardan bakmayı ihmal etmesinden kaynaklanıyor. Dışardan bakmaktan kastım elbette anketler değil. Bunu birazdan açacağım.

İkinci sebep ise, ana akım muhalefet ittifakının hem kendi seçmenini hem de kendisine imtiyazlı ve öncelikli hedef kitle olarak belirlediği, an itibariyle hiç değilse kararsızlar safında kalsa, iktidara oy vermese diye gözünün içine baktığı dindar-muhafazakâr ve mukaddesatçı kitlenin cüssesi ve içeriği konusundaki kafa karışıklığı. Bu kitlenin kendi çoğulluğunu (çoğulculuğunu değil) ve iktidar kaderini bu kitlenin hassasiyetleri üzerinde konsolide ettikçe güçlendiği kadar da zoraki bir şekilde görünmezleşen iç gerilimlerini ihmal ediyor. Bu nedenle, iktidarı oluşturan mukaddesatçı koalisyonun her fırsatta Kürtler, HDP ya da “dini hassasiyet”leri olanların endişe ya da talepleri üzerinden kurduğu, “hadi bakalım şimdi ne yapacaksınız?” blöfüne yeniliyor. Ana akım muhalefet bu blöflere her yenildiğinde mukaddesatçı koalisyonun hem siyasetin diline hem idareye hakim kıldığı otoriter ton biraz daha koyulaşıyor ve yalnız umudunu muhalefete bağlayanlar değil, iktidardaki koalisyonu şu ya da bu saikle destekleyenler de gelecek karşısında bir mevzi daha kaybediyorlar.

Bu döngünün kırılması, Ümit Akçay’ın gene bu “dil koparma” tartışması esnasında twitter’da büyük bir isabetle yazdığı şu eksikliğin giderilmesiyle mümkün: “Peki neden insanlar muhalefete doğru konuşuyor? Çünkü iktidarın yapabileceklerinin hukuki ya da iktisadi sınırları belirsiz. Buna sınırı bir tek muhalefet, siyaseten çizebilir. Bu hâlâ mümkün ama bu olanak giderek daralıyor.” İhtiyaç, iktidardaki mukaddesatçı koalisyonun yapabileceklerine siyasi sınır koyma gücüne sahip bir muhalefet bloğu oluşturmak. Bunun nasıl olacağı sorusunun cevabı ise, andığım bu iki sebebin hükmünün nasıl kaldırılacağı ile ilgili. 

Siyaset sıkışması

Bu iki sebebi doğuran büyük çaresizliğin kaynağı an itibariyle siyasi rekabetin iki muhafazakâr blok arasında sürüp gitmesi. Ana akım muhalefeti oluşturan partilerden biri hariç tamamının çıkış öyküsü şu ya da bu şekilde, iktidardaki mukaddesatçı koalisyonun yakın ya da uzak tarihinde vuku bulmuş bölünme ve parçalanmalara dayanıyor. Muhtemelen bu nedenle İYİP kadroları kendilerini MHP’yle, DEVA, Gelecek ve SP kadroları ise AKP ile rekabet etmekten alamıyor. Üstelik aynı zamanda birbirleriyle de yarışıyorlar. Bu rekabetin konusu mukaddesatın müktesabatını oluşturan ve siyasi tartışmanın içeriğini belirsizleştiren, dolayısıyla daraltan meseleler. Bu kategorideki partiler özellikle ekonomik meselelere yoğunlaşmaya çalışıp, öz ya da ithal kadrolarının uzmanlıklarıyla aşama kaydetmeye çalışsalar da, AKP ve MHP ile ortak sicilleri dolayısıyla soru, kitabın çalıştıkları yerinden değil, vaktiyle yaptıkları ezberden geliyor. “Hadi bakalım, ne kadar yerli ve millisiniz, ne kadar dindarsınız görelim?” Bu soruya verdikleri cevabın içeriği hiç önemli değil. Radikal bir kopuş yaşamadıkları, doğru dürüst bir nefis muhasebesi yapmadıkları ve nihayet iktidara sözde değil özde bir muhalefet geliştiremedikleri müddetçe de ne derlerse desinler cevap kulaklara hep “hayır biz hiç değişmedik, sizinle aynıyız” diye gelecek. İktidara oy verenler açısından bu cevap, “e peki niye ayrıldınız o zaman, hainsiniz işte” diye karşılanacak. Muhalif seçmenler açısındansa hep “Biliyorduk zaten, siz hep aynısınız” tekrarıyla yankı bulacaklar. Her iki tarafın da, her iki seçmen bloğunu kendilerinin “samimiyeti”ne ikna etmekte nasıl zorlandıklarını aylardır izliyoruz.

Diyeceksiniz ki bunda ne var? Olağan bir zamanda bunda gerçekten hiçbir şey olmazdı. Muhtemelen Cumhuriyet’in yüzüncü yılında yapılacak ve ikinci bir yüz yıldan bahsedip edemeyeceğimizi belirleyecek olan bir seçime hazırlanırken bu rekabet yalnızca, bu siyasi partilerin ayaklarını yere değil birbirlerine ilişkin kanaatlerine bastıklarını gösteriyor. Siyasetlerini müşterek hayatımızın gerçeklerini ve zorunluluklarını göz önünde bulundurarak değil, birbirleriyle temastan edindikleri tecrübeler üzerine kuruyorlar. Bu nedenle iddia ettikleri kadar seçmene asla ulaşamıyorlar.

CHP’nin kuruculuğu

Ana akım muhalefetin sözünü ettiğim mukaddesatçı bloğunun dışında bir tek, Millet İttifakı’nın kurucusu pozisyonundaki CHP bulunuyor. Öte yandan CHP’nin de bu saydıklarımdan farklı ama içinde bulunduğumuz zamanın hepimizi yüzleşmek zorunda bıraktığı gerçeği inkâr etmesine sebep olan kendine özgü bir muhafazakârlığı olduğu aşikâr. Siyasetini, mevcut cumhuriyetin kurucusu olduğu iddiasına dayandırıyor. Yazık ki, kuruculuk pozisyonuna sahip çıkarak değil, kurulmuş olanı; onun çoktan, üstelik gözleri önünde, isteyerek ya da istemeyerek el verdiği bir yıkıma uğradığını inkâr ederek sürdürüyor bu muhafazakârlığı.

Geçen hafta, muhafazakârlığın insanı ve insana dair her şeyi geçicileştiren zamanı inkâr etmek pahasına bir kendini ve pozisyonunu koruma, olabildiği şey olarak kalma ve kendisi dışındaki her şeyi bu koruma ülküsünün hizmetine koşma siyaseti olduğunu iddia etmiştim. Buraya kadar özetlediğim siyasi pozisyonlar ana akım muhalefetin, şimdiyi geçmişte olanların ve gelecekte olabileceklerin inkârı üzerine kuran türlü çeşit muhafazakârlık dışında bir sermayesi olmadığının delilleri. Bunu söz konusu aktörlerin hiçbirinin bugüne kadar, “şu işi yanlış yapmışız, bugünlere gelişimizdeki payım şudur, bu yaptığımı düzeltmek ve kefaretimi ödemek için müsaade ve mühlet istiyorum” diyecek yürekliliği gösterememesinden de biliyoruz.

Hülasa, ana akım muhalefetin bir türlü geleceği konuşmaya başlayamamasının önündeki en büyük engel, geleceği konuşurmuş gibi yaparken bile bulunduğumuz anın, şimdinin yarattığı muhafazakârlık içi rekabetten bir türlü kurtulamaması. Bu nedenle gelecek masası kurmayı sürekli erteliyor, hatta kurdukları her masanın aslında bir gelecek masası olduğunu düşünmekten imtina ediyorlar. Gelecek masasından kastım, asgari müştereklerden değil (asgariyle, ehven-i şerle vs yetinemeyecek haldeyiz) ilkelerden oluşan bir beraberlik sözleşmesi yapmak ve bu sözleşmeyi an itibariyle yine sözünü ettiğim siyasi rekabet dolayısıyla paramparça olmuş tabanlarının yalnız katılımına değil, katkısına açacakları mekanizmalarla işler hale getirmek. Bunun için de hayal gücüne ihtiyaç var. Şöyle bir durumda geleceği hayal edebilmek için cesaretin yanı sıra elde ne olduğu konusunda da farkındalık gerekir. Muhalefeti ne zaman ileri bir adım atsa geriye iki adım atmaya zorlayan ve başta saydığım iki sebebi anlamak işte bu yüzden önemli.

Cumhuriyeti yeniden kurmak

Ana akım muhalefet ittifakı görünürde daha çok aktör barındırıyor. İddia ediyorum ki yalnızca görünürde. Eğer şöyle bir zamanda bu aktörlerin kişisel ya da kurumsal ikballerini konuşmayacaksak, yani bununla geçirecek zamanımız yoksa, aslında dindarlardan, milliyetçilerden ve cumhuriyetçilerden oluşan bir koalisyon vaad ediyor bu ittifak. İktidardaki ittifak da dindarlardan ve milliyetçilerden oluşuyor. Eksiği ise cumhuriyetçiler. Bu demek oluyor ki, muhalefet ittifakı elindeki bu fazlayı hem anlatmalı hem de yenilemeli ki iktidardaki koalisyondan farkının ne olduğunu açıkça beyan edebilsin. Kılıçdaroğlu’nun “helalleşme” adımı ile ima ettiği şey belki de buydu. Eğer öyleyse, bu iddianın ve talebin gerektirdiği izahatı vermekten çekindi belki de. Doğruysa bu çekingenliğin sebebi aşikâr: CHP kurucusu olduğunu iddia ettiği şeyin bekçiliğini, kuruculuk pozisyondan daha çok önemsiyor. Bu ikisi arasında bir denge bulacak cesareti edinemiyor mevcut halde siyasette üstlendiği rolün niteliğine yeterince kafa yormadığı için. Hem kendi seçmeninden hem iktidar bloğunun seçmeninden korkuyor. Nihayet cumhuriyet tarafından incitildiğini iddia edenleri de, cumhuriyetin kendisini bir gönenç olarak görenleri de kaybetmek istemiyor. Ve onları kaybetmek istemediği için arabuluculuk pozisyonunu da üstlenmiyor. Bu nedenle, ana akım muhalefet ittifakının anlatmakta en zorlandığı şey aslında onu iktidar koalisyonuna göre en avantajlı kılan şeyin ta kendisi. Oysa cumhuriyeti yenilemekten bahsetmek (aman ha ikinci bir cumhuriyet kurmaktan bahsetmiyorum, cumhuriyet fikrinden anladığımız şeyi yenilemekten söz ediyorum) onu koruyabilmenin tek yolu belki de.

CHP’nin, AKPMHP koalisyonunun ne yapıp ne yapmadığını araştırmak ve çoğu kez zaten bilinenleri tekrar etmekle harcadığı enerjinin bir kısmını cumhuriyetin nasıl yenileneceği konusunu kendi içinde değil herkesle müzakere edebileceği, dahası herkesi bu konuyu birlikte müzakere etmeye davet ettiği bir siyaset geliştirmesinde ne beis olabilir? Fakat bunun için CHP’nin kendisine biraz dışardan, hatta bir kısmını ortağı edindiği mukaddesatçı bloğun içinden de bakması gerekir. Bunu yaptığında, asla ve kat’a CHP’ye oy vermez diyen pek çok mukaddesatçının istemeyerek ve sonuçtan hiç emin olmayarak bile olsa CHP’ye fiili olarak tekrar, başlangıçtaki kuruculuk rolünü tevdi ve iade ettiklerini görebilir.

CHP’ye muhafazakârların güvenmediği yolundaki iddianın gerçeklik payı hayli yüksek. İddiam o ki, CHP bu güvensizliği kendisine istemeyerek de olsa tevdi edilmiş kuruculuk rolünü üstlenecek cesareti edindiğinde yenecek. Şu anda oynadığı, “sevgili dindar vatandaşlar, benden size zarar gelmez, çünkü ben de dine saygılıyım, hem bakın genel başkanımız da peygamber soyundan” pozisyonu ihtiyaç duyulan güveni sağlamak bir yana, sarsıyor. Çünkü CHP’ye kuruculuk rolünü hatırlatanlar kadar bu rolü güçlü bir şekilde oynamasından şimdilik çekinenlerin CHP’den gelmesine ihtiyaç duydukları söz bu değil. Onlara bunu söyleyen pek çokları var etraflarında ve ayaklarının altındaki zemini de o çoklar çektiler.

“Benden size zarar gelmez, çünkü ben hiç kimsenin hiç kimseden ve tabii öncelikle devletten zarar görmeyeceği bir hukuku kurmayı vaad ediyorum” diyebilmesini bekliyorlar CHP’den. Zira CHP, genel merkezini Çamlıca Camii’ne bile taşısa dindarları onlarla bir duygudaşlık geliştirdiğine ikna edemez. Ama aynı CHP, aynı dindarları işleyen bir sistem ve bir hukuk kuracağı konusuna ikna edebilir rahatlıkla. An itibariyle ortaklık kurmaya çalıştığı mukaddesatçı aktörler de böylece bir işlev kazanmış olurlar kurucu bir koalisyona dönüşme zorunluluğu bulunan Millet İttifakı’nda. Çünkü onlar da ancak CHP’nin kuruculuk, yeniden kuruculuk iddiasını temellendirdiği ölçüde dindar kalabalıkların o kuruluş esnasında ihtiyaç duydukları temsilcilere dönüşebilirler. Şu anda işlevsiz birer sigorta poliçesi görünümündeler, CHP böylesi radikal ve kurucu bir öneri geliştiremediği için.

Sınırları eriten şenlik

Yukarıda saydığım ikinci sebebin, yani ana akım muhalefet bloğunun halen iktidarın mukaddesatçı otoriter dilini terk etmeyen seçmen hakkında yeterince düşünmemesi meselesinin önem kazandığı yer de burası. Dindar, muhafazakâr ve milliyetçi seçmeni, yalnızca bu niteliklerine indirgeyerek oyuna dahil etme çabası ana akım muhalefetin elini alabildiğine zayıflatıyor. İktidarın kurduğu kimlikçi kırmızı çizgi siyasetine verdiği çekingen cevaplarla muhalefet bu kimlikleri adeta saflaştırıyor. Oysa kimse, tek bir seçmen bile dindarlıktan, muhafazakârlıktan ve milliyetçilikten ibaret değil. Bu kimliklere sıkıştırılmış seçmenin gönlü de sözcülüğünü iktidarın yaptığı bu ayrışmayı tanıyarak olmaz. İnsanlara başka neler olduklarını da hatırlatmak gerekir: “Dindar ve yurttaşsın, muhafazakâr ve kadınsın, milliyetçi ve işçisin, çiftçisin, annesin, gelecekten umudunu kesmekte olan bir gençsin; sen yalnız iktidarın sürekli ayaklarının altında ezdiği bu kimliklerden ibaret değilsin ve ancak diğer kimliklerinle dahil olacağın bir siyaset senin bu kimliğini de yaşamanı, yaşatmanı, geleceğe, istiyorsan çocuklarına bırakmanı sağlayabilir.”

Muhalefet bloğunun bu esneklikte bir siyaset geliştirememesinin sebebi bir yandan AKPMHP koalisyonu ile bir yandan birbirleriyle muhafazakârlık içre bir rekabet içinde olmaları. Bu nedenle tek tek kendilerine ve birlikte oluşturdukları bloğa, siyasete dışardan bakabilmeleri önemli. Ne yazık ki bunun yerine, sanki olağan ve hep yaşanagelen bir dönemi idrak edermişiz gibi, birbirleriyle ilgili tecrübelerinden ya da öğrenilmiş çaresizliklerinden beslenerek kuruyorlar siyasetlerini. Müşterek bir siyaset oluşturamamalarının sebebi de bu.

Kendi hallerine bırakınca kendilerini dışardan gözlemleyebileceklerini hiç sanmıyorum. Onları buna zorlayan bir şey olmalı. O şeyin seçmen ya da toplumsal muhalefetten gelen bir basınç olduğunu da düşünmüyorum. Çünkü seçmen de, toplumsal muhalefet de ne yazık ki kendilerinden umudu kesmiş durumda. Bir kez daha tatava yapmamak için, yani çaresizlikten “eyvallah” diyecekler belki bir kurtuluş hasıl olur heyecansızlığıyla. O heyecansızlık, eğer seçim kazanırsa güçlendirilmiş parlamenter rejime geçiş aşamasındaki en büyük prangası olacak Millet İttifakı’nın.

Belki diyorum bir umutla, belki, bir üçüncü ittifak formüle edilirse ve bu yeni ittifak iktidar koalisyonu ile ana akım muhalefetin rekabet ettikleri muhafazakâr siyaset hattının dışında bırakılan talepleri güçlü bir şekilde dillendirmeye başlarsa; Millet İttifakı kendini bu üçüncü ittifakla da yarışmak ve müzakere etmek zorunda hissederse; yani kendini iktidarın değil, bir başka muhalefetin aynasında görmeye başlarsa; sol dıştan gelen bir zorlamayla karşılaşırsa hapsolduğu kısır siyaset çerçevesini de biraz genişletebilir. Eğer bu olur da Millet İttifakı canlanır, Sol İttifak siyasetten umudunu kesmişlere tekrar heyecan verir ve sonunda Meclis’e gelirse, geçiş döneminin idaresi ve belki de yeni anayasanın yapılması için de masada olacak demektir. O zaman işte, bir kez daha bütün ihtimaller açılacak, daha çok seçeneğimiz olacak, aslına bakarsanız ancak bu olursa şu 20 yıldır, ne 20’si, on yıllardır çektiklerimize değecek. Yeni bir cumhuriyet kurmaya gerek yok, cumhuriyet yeniden kurulmuş olacak. 

Biliyorum, son paragraf tamamen koşullu cümlelerden oluşuyor. İçinizden dalga geçtiğinizi de duyabiliyorum. Şu zamanda böyle şeyler söyleyebilmek için insanın kafayı yemiş olması gerekir. Ama şunu da biliyorum. Her şey bitmiş değil. Bütün kaynaklar kullanılmış, bütün taşlar atılmış değil henüz. Bütün yollar yordamlar denenmedi, atıl kapasiteler devreye girmedi, daha kimse birbirine ‘merhaba’ bile demedi. Kendini mevcut ve meş’um iktidarın değil, geriye kalanların, iktidarın dışlayıp köşeye sıkıştırdığı herkesin tuttuğu aynalarda görenler kuracaklar geleceği.

Ayşe Çavdar’ın önceki yazıları:

Ne hükümrân kalır ne zulüm ne de kin

Enes’in muhalefeti

Krizde asılı kalmak ya da umut yöntemi

Nedir ki bir üniversite – Cübbeler, postallar ve kilitler

E bu muhalefet daha ne yapsın – Birkaç somut öneri

Ortak bir şeyleri kalmayanların ortaklığı

Hayaller, gerçekler ve vazgeçmeyenler

Krallar, istatistikler ve Mahruze Teyze

İyi haberlerin adresi – Sıkıcı veriler

Medyascope'a destek olun.

Sizleri iyi ve özgür gazeteciliğe destek olmaya çağırıyoruz.

Medyascope sizlerin sayesinde bağımsızlığını koruyor, sizlerin desteğiyle 50’den fazla çalışanı ile, Türkiye ve dünyada olup bitenleri sizlere aktarabiliyor. 

Bilgiye erişim ücretsiz olmalı. Bilgiye erişim eşit olmalı. Haberlerimiz herkese ulaşmalı. Bu yüzden bugün, Medyascope’a destek olmak için doğru zaman. İster az ister çok, her katkınız bizim için çok değerli. Bize destek olun, sizinle güçlenelim.

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus