Burak Bilgehan Özpek yazdı: Oligark kimin parasını harcar?

CHP Milletvekili Selin Sayek Böke’nin “kamulaştıracağız” söylemi çok ses getirmişti. Bazıları bu söylemi büyük bir coşkuyla karşıladı bazıları da mülkiyet hakkının ihlali olarak görüp sert şekilde eleştirdiler. Son günlerde, Avrupa ülkelerindeki Rus oligarkların varlıklarına el koyulması aslında benzer bir tartışmayı yeniden alevlendirdi. Rus hükümet temsilcileri, oligarkların varlıklarına el koyulmasını Avrupa’nın yüzyıllardır taviz vermeden uyguladığı mülkiyet haklarına saygı prensibinden sapması olarak yorumladılar. Yani, kamulaştırma söylemine tepki veren Türkiye’deki bazı liberaller ile Putin rejimi benzer bir tepkide buluştular. Her iki grup da mülkiyet hakkı prensibine sığınarak bir pozisyon belirledi.

Ancak burada hiç kimsenin itiraz edemeyeceği bir sorun var. Batı demokrasilerinin gelişim süreci açıklanırken sürekli olarak mülkiyet hakkı vurgulandı. Zakaria, en karanlık günlerinde bile Batının mülkiyet hakkı prensibine riayet ettiğini, siyasal dönüşümün bu sayede mümkün olduğunu iddia etti mesela. Ancak ne Türkiye’de ne de Rusya’da mülkiyet hakkına sığınarak savunulan sistemler açık şekilde despotik bir karakter taşıyor. Yani mülkiyet hakkı ve ondan doğan özerk alanların siyasal otoriteyi sınırlandırması gerekirken bu ülkelerde sınırsız, dizginlenemeyen ve denetlenemeyen siyasal iktidarlar var.

Birçok sosyalist, bu görüntüyü neo-liberal bir sistemin olağan bir sonucu olarak kabul etmeye eğilimli olsa da, Rusya ile Türkiye’deki ekonomik sistemi konsolide olmuş Batı demokrasilerinin ekonomik sistemleriyle aynı kefede değerlendirmek oldukça sorunlu. Yani, Norveç’in veya Kanada’nın yahut Fransa’nın ekonomik sistemi ile Putin veya Erdoğan rejimlerinin ekonomi anlayışı aynı kavramla ifade edilmemeli. Zira, batı demokrasilerinde kutsanan mülkiyet hakkı prensibi, siyasal otoriteden özerk ve onu sınırlandırabilecek bir özelliğe sahipken, Asya despotizminin kapital sahipleri bizzat iktidarın kendisini beslemesine ve hoyratlaşmasına yardım ediyor. Bu durum, başlı başına ayırt edici bir özellik olarak kendisini gösteriyor.

Oppenheimer, toplumdaki gelir farklılaşmasının Marx’ın tahayyül ettiği gibi standart bir sınıf ayrımına işaret etmediğini on yıllar önce iddia etmişti. Bunu yaparken, servet edinme sürecinin iki farklı yolu olduğunu söylüyordu. Ona göre, bir yanda siyasal yollar diğer yanda ise iktisadi yollar vardı. Siyasal yoldan servet edinme, şiddet uygulama gücünü elinde bulunduran siyasal iktidarın sermayeyi transfer etmesiyle mümkün oluyordu. Yani kimin zengin olacağına veya kimin fakir kalacağına karar veren piyasa içindeki aktörler değil siyasal iktidar sahipleri oluyordu. Hayek’in iktisadi bağımlılık ile siyasal bağımlılık arasında kurduğu ilişki de aslında tam bu noktaya temas ediyor ve oligarkların niçin despotizmleri beslediği hakkında bir şeyler söylüyor. Vatandaşların refaha erişim enstrümanlarına devletin karar vermesi aynı zamanda demokratik bir toplumun ortaya çıkmasına da mani olur. Hak ve özgürlükler anayasa tarafından garanti altına alınsa dahi insanlar refaha erişmek için siyasal iktidar ile aynı düzlemde buluşmak isterler. Yani sermaye sahipleri için kendi servetlerini arttırma ihtimalleri alacakları siyasi tutuma bağlıdır. Özerkliklerini kendi elleriyle teslim eder ve piyasa yerine siyasi otoritenin lütfuna sığınırlar. Bu lütufların devam etmesi için de mevcut iktidarı desteklemeye devam ederler. Oppenheimer’ın iktisadi yollar dediği şey aslında tam olarak piyasa ekonomisidir. Burada servet artışına veya azalışına karar veren tek merkezli bir organ, yani siyasi iktidar, yoktur. Aksine birbirinden habersiz sayısız aktörün ihtiyaçları ve tercihleri bir noktada çakışır ve eyleme dönüşür. Bu eylem bir kişinin veya firmanın ürettiği mal veya hizmetlerin rağbet görmesi üzerine servetini arttırmasına sebep olur.

Servetini siyasal yollar ile edinenler ile iktisadi yollar vasıtasıyla edinenler arasındaki fark Putin ve Erdoğan rejiminin oligarkları ile liberal demokrasilerin iş adamları arasındaki farkı açıklar. Oligarklar, devletin cebren topladığı vergileri veya halka ait olması gerekirken bir komita tarafından gasp edilen yer altı kaynaklarını harcarken, yani şiddet yoluyla zor kullanılarak elde edilen parayı harcarken, iş adamları hizmet veya mal satın alan müşterilerinin gönüllü olarak harcadıkları parayı harcar. Bu yüzden oligarkların parası aslında halkın el konulmuş parasıyken, iş adamlarının parası kendi paralarıdır.

Burada mülkiyet hakkından bahsedilecekse eğer, silsilenin ilk halkasına yani cebinde parası olan sıradan vatandaşa dönmek gerekiyor. Oligarkların el konulan malları, yatları, malikaneleri veya şirketleri aslında bir önceki halkada Rus veya Türk halkının el koyulan parasına işaret eder. Yani mülkiyet hakkı zaten ihlal edilmiştir. Ve bu ihlal Rus veya Türk hükümetleri tarafından yapılmıştır. Özel insanların mülkiyeti kamunun mülkiyeti haline getirilmiş ardından tekrar özel insanlara aktarılmıştır. Ve niçin bazı kişilere aktarıldığı, bu insanların hangi kriterlere göre seçildiği sorusunun da ekonomi ile değil siyaset ile alakalı bir cevabı vardır. Dolayısıyla, ihlal edilen özel bir kişinin mülkiyet hakkı değil, Rus hükümetinin siyasi motivasyonlarla servet aktarımı yaptığı kişinin, yani aslında siyasi ve kamusal bir figürün, adeta sorumluluğu olmayan bir kamu görevlisinin, üzerinde sahiplik iddia ettiği şaibeli bir mal varlığıdır.

“Kurt Kanunu” kitabında Kemal Tahir, İttihatçıların İaşe Nazırı Kara Kemal’in ağzından bu meseleye yıllar önce açıklık getirmiş, Asya toplumlarındaki sermaye sahipleri ile Avrupa burjuvazisi arasındaki farkları anlatmıştı. Savaş dönemi yapılan bütün satın alımlardan sorumlu Kara Kemal’in İstanbul’da zengin etmediği Müslüman Türk tüccar yoktu ama ismi İzmir suikastine karışınca saklanmak için çalacağı tek bir kapı bile bulamamıştı. Zira devir değişmiş, İttihatçılar gitmiş yerine Kemalistler gelmişti. Kara Kemal’in zengin ettikleri ise el pençe divan yeni hükumetin karşısına dizilmişlerdi. Kara Kemal haklı olarak, bu paranın sahibi bu insanlar olsaydı ve paralarını haklarıyla kazanmış olsalardı bu kadar korkmazlardı diye düşünüyordu. Halbuki onlara ait olan hiçbir şey yoktu, her şey devlete aitti ve devletin lütfuyla onlara kullanım hakkı verilmişti. Sencer Divitçioğlu, yaklaşık yedi asır önce Osmanlı’nın kuruluşuna dair araştırmalar yaparken, fethedilen toprağın kullanım hakkının fetheden komutana mülkiyet hakkının ise Sultan’a ait olduğunu iddia ettiği zaman muhtemelen Kara Kemal’in söylediklerini aklından geçiriyordu.

Burak Bilgehan Özpek’in “Oligark kimin parasını harcar?” başlıklı yazısını Kaya Heyse seslendirdi.

Burak Bilgehan Özpek’in diğer yazıları:

Putinperverliğin ahlakilik takıntısı

Tabanını dönüştüren lider fetişizmi

Cinnet ve cennet arasında doksanlar

Radikalizmden beslenen ılımlılık

Ekonomiyi keramet ile yönetmek

İki cihanın tek lekesizi

Liberalizmin tarikat mesaisi

Siyasi bir epic fail örneği olarak Kazakistan

Siyasetin Çiftlikbank’ı

Medyascope'a destek olun.

Sizleri iyi ve özgür gazeteciliğe destek olmaya çağırıyoruz.

Medyascope sizlerin sayesinde bağımsızlığını koruyor, sizlerin desteğiyle 50’den fazla çalışanı ile, Türkiye ve dünyada olup bitenleri sizlere aktarabiliyor. 

Bilgiye erişim ücretsiz olmalı. Bilgiye erişim eşit olmalı. Haberlerimiz herkese ulaşmalı. Bu yüzden bugün, Medyascope’a destek olmak için doğru zaman. İster az ister çok, her katkınız bizim için çok değerli. Bize destek olun, sizinle güçlenelim.

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus