Sevilay Çelenk yazdı: İnsanlık Sokağı nerede?

Sanırım yılbaşından birkaç gün sonraydı. Yolum bir vesileyle Cebeci çukuruna düştü yine. Hazır o tarafa gitmişken, fakültemize de uğrayıp bir çay içeyim diyemedim tabii. Bu konuda herhangi bir genelge, KHK ya da başka bir düzenleme olmamakla birlikte, hayatlarımızı geçirdiğimiz o kampüslere kraldan çok kralcı ibibiklerin talimatları dairesinde alınmıyorduk biliyorsunuz. Hoş kampüse alsalar da gider miydim o da ayrı. Sadece işini ve mekanını kaybetmek meselesi değildi bu. Hayatımızın, emeğimizin, bizim ibibiğin olay yerine dönüp duran katil misali dilinden düşürmediği “liyakatimizin” karşılığının bu olması çok dokunuyor insana.

Fakülteye gidemedim ama önceden aradığım bir okul arkadaşımla buluştum o gün. Önce Cebeci’nin meşhuru Kebap 9’da yemeğimizi yedik. Uzun yıllardır tanıdığım garson hâlâ oralarda olduğumuz günlerdeki gibi masayı özenle donattı. Bunlar reklama girmez sanırım. Zaten gözlerinin içi gülen garsondan başkasını da tanımam ki reklamlarını yapayım. Sonra da işte Figen Pastanesi’ne gittik. Okuldaki en yakın arkadaşımın da adı Figen’di, pastanenin de… Durup dururken bu da aklıma geldi.

Figen Pastanesi’nin tam kırk yıldır orada, Siyasal Bilgiler Fakültesi’nin yamacındaki yerinde duruyor olması da insana iyi geliyor… Biz defalarca bıraktık gittik. Figen Pastanesi ise hep oradaydı. Mezun olduk gittik, akademik hayatla birlikte geri döndük ama ara ara yurtdışına gidip geldik. En son işte atıldık… Figen Pastanesi az çok değişip dursa da hep ama hep oradaydı. Mezuniyetten yıllar sonra ilk kez kapısından içeri girdiğimde, her daim kasada duran pastane sahibi kocaman gülümsemiş ve hal hatır sormuştu. Ne çok şaşırdığımı hatırlıyorum. Öyle ya, her gün yüzlerce öğrencinin uğradığı bir mekana ara ara uğrayıp çayını içen, poğaçasını yiyen eski bir öğrenciyi altı-yedi sene sonra tanımak da maharet ister.

Bir yandan yazıyorum ama bir yandan da kafamın içinde yankılanan bir ses var; “Kavanoz kır yazı yaz. Adliye’ye yürü yazı yaz. Valiliğe git yazı yaz. Döner dürüm ye yaz, Figen’de kahve iç yaz. Uçağı yaz, treni yaz. Kar yağsın, güneş açsın onları da yaz. Ekmeğini gündelikten çıkarıyorsun. Oh ne güzel.” Evet, ekmeğimi gündelikten çıkarıyorum. Gündelik ekmeğimi çıkarıyorum. Vay be, bunu da yazarım dedim “kendisine.” Günü ve gündeliği sürdürebilmekten daha mühim bir şey mi var sanki?

Bir keresinde uçakta yanıma düşen ve kocası KHK’lı bir mahkûm olan kadını yazdığımı hatırladım. Okumakta olduğu mektuptan gözüme çarpan satırları. Bu yazıları bir yerde toplamam lazım. Güzel yazdım filan diye değil, ama son beş-altı yılın gündelik hayatına gizlenmiş acılarının, hüzünlerinin, yıkımlarının ve isimsiz kurbanlarının naif hayatlarının kayıtları var bu yazılarda. “Adalet ve kalkınma günlerinin gündelik tarihi.” Bu mecralarda düzenli yazmaya başladığımda ilk olarak Mehmet Fatih Traş’ın intiharını yazmıştım. Vebal demiştim. 25 Şubat’ta, Mehmet Fatih Traş öleli tam beş yıl oluyor. Vebal hâlâ boyunlarında.

Ne diyordum, ne oldu uçakta sessiz gözyaşlarıyla mektup okuyan o genç kadına? Ona içeriden “Güzel karım” diye başlayan mektuplar yazan ve muhtemelen cezaevindeyken o güzel kadını kaybetmekten ödü kopan genç adama ne oldu? Kim bilir? Kısacası KHK’lı olmak var, KHK’lı olmak var… Her hayatı aynı sertlikte vurmuyor. Geçtiğimiz günlerde KHK’lı bir baba kendini apartman boşluğuna bırakan biricik oğlu Bahadır’ın cenazesine ellerinde kelepçeyle, omuzlarından bastırıla bastırıla katılmaya “mahkum edildi.” Bitmeyen, soluk aldırmayan mahkumiyetler… Boğulur gibi hıçkırıyordu ve elini yüzüne bile götüremiyordu. Sesi kulağımdan gitmiyor. Bitmek bilmeyen insanlık dışı bir zulüm. Bu ülkenin “insanlık sokağı” nerede?

Zulmün haklısı olmaz. Kime yapılırsa yapılsın zulüm zulümdür. Zaten öyle bir noktaya gelindi ki bunca rezillikten, bunca hukuksuzluktan sonra herhangi bir KHK’lının mahkûmiyetinin haklı olabileceğine ilişkin kanaatimiz neredeyse tümüyle yok oldu gitti. Adaletten bu kadar uzaklaşan, hayatlarımızı hoyratça çarçur eden ve bunun için küçücük bir adli ya da idari gerekçe bile yaratmaya ihtiyaç duymayan “adalet ve kalkınma” yargısında, “haklı” herhangi bir şey olduysa bile kendi elleriyle ve olağanüstü bir şımarıklıkla onu da puç ettiler. FETÖ ile mücadele adı altında FETÖ yöntemlerini uhdelerine geçirdiler. FETÖ’cülüğü ayyuka çıkmış önde gelen isimler ya gözlerden yitirildi ya kandırılmış sayıldı ve en önemli görevlere getirildi. Çocuğunu parasızlıktan cemaat yurduna göndermiş, amirinin manipülasyonu ile FETÖ’cü sendikaya üye olmuş ya da bankaya üç-beş kuruş para yatırmış gariban insanların gırtlağına çöktüler. Bu insanların çoğu da AKP bu cemaate itibar addetmeye doymadığı, ne istediyse verdiği için o meş’um yapıya aldanmış insanlardı. Bu insanlar kandırıldığında hepsi oradaydı…

“Gündelik hayatımız” işte biraz da bunlardır. Gündelikte zaten her şey diğer her şeyin içine karışır. Durmaksızın akar. Figen Pastanesi’nin orada kırk yıldır öylece durması, yani hiçbir şeyin değişmediğine dair iyicil bir mekan duygusu, bir anda hiçbir şeyin değişmediğine ilişkin bambaşka, somut ve korkunç bir gerçeği de getirip yeniden gözünüze sokar. Gündeliğin somut olaylarında da düşünce akışında da mütemadiyen bir şeyler başka bir şeylere bağlanır durur.

Şımarıklık demiştim. AKP’yle geçen yirmi yılın gözümüze soktuğu şeylerden biri de korkunç bir şımarıklık oldu. Hâlâ orada kalanda da var, ipini koparıp hiçbir şey olmamış gibi aramıza dalanlarda da var. Hiçbir şey söylemeden, hiçbir hakiki eleştiri sunmaya ihtiyaç duymadan, birdenbire sözüm ona muhalif bir ses üstlendiler. En rafinesinde de var bu en sakil olanında da. Adlarını zaman zaman yazdım, bu seferlik yazmayıvereyim. Ahmet Şık geçenlerde Medyascope’ta Dilek Şen’in kendisiyle yaptığı “Sol, dindarlar ve ‘imtiyazlı’ muhafazakârlar” başlıklı söyleşide işte o unutmamamız gereken şeylerle ve kişilerle ilişkili olarak da harika bir konuşma yapmıştı. İzleyin bence.

Havaalanları ve şımarıklık bahsini arka arkaya açmışken, oralarda karşılaştığım son manzarayı da anlatayım. Son yolculuğumda denk geldiğim genç bir kadın, son kırk sekiz saat içinde yapılmış bir PCR testi sonucu olmadan check-in yaptıramayacağını söyleyen kontuar görevlisine öyle bir bağırıyor ve yeri göğü öyle inletiyordu ki görevli, muhakkak güvendiği bir yerler olduğunu anlıyor, sakin kalmaya ve ona dert anlatmaya çalışıyordu. Karşımızdaki yirmi yıllık siyasi iktidarların aşina kıldığı yeni bir sosyal tipti. Gördüğünüz yerde tanırdınız. Kelimesi kelimesine şunları söylüyordu: “Memleket dedik geldik, on beş gün kaldık, ne biliyorsunuz da kimsenin istemediği testi istiyorsunuz uçağa binmeden? Anavatan demişiz gelmişiz, bizden başka kim kalkar Avrupa’dan kış günü 15 günlüğüne Türkiye’ye gelir. Bırakın yaşadığımız yere dönelim!” Kontuar görevlisi bu testi Türkiye’nin değil yaşadığı ülkenin istediğini anlatamıyordu. Bu sefer yanındaki orta yaşın üzerindeki kadın başlıyordu azarlamaya, “Beynime kadar sokuyor çubuğu, beynimde tümör var benim.” Beğenmedikleri ülkede beğendikleri iktidara güvenerek kıyamet koparmaya hakları var onların. Türkiye’de gündelik olarak üretilen zulümden haberleri olmadığından aşı zulüm geliyor. Anavatana ziyaretleri nimet sayılsın istiyorlar. Üşenmemişler, kar kış dememişler ve kalkmış Türkiye’ye gelmişler…

Neyse neyse neyse işte. Çeşitli vesilelerle “Bir daha hiçbir şey aynı olmayacak” dedik durduk hep. Oysa görüp gördüğümüz hiçbir şeyin değişmediği oldu. Vahim bir darbe girişiminden bu ülke kurtuldu dedik. Toplumsal muhalefet de siyasal muhalefet de istisnasız birçok zulmü unutmaya hazır bir biçimde gitti ve “Yenikapı ruhuna” kendi itirazını kattı. İktidar taifesinin olanlardan bir ders alacağını ve bazı şeylerin değişeceğini umdu. Hiçbir şey değişmedi. Ne yol arkadaşlığı yapılan cemaatler bitti ne de bir şey. Bu ülkeye çöktürdükleri korkunç bir cemaat örgütlenmesine yıllar yılı genelgelerle, talim ve terbiyelerle açtırdıkları kapılar yüzünden başlarını bir müddet yerden kaldırmayacak halde olmaları gerekirken, görülmemiş bir şirretlikle bütün dünyayı “FETÖ’cü,” “terörist” vs. vs. ilan ettiler… Zamanında bu örgütlenmenin tehlikelerine dikkat çekmiş, mücadele etmiş ve bedel ödemiş herkesi ama herkesi aykırı bir ses çıkardığında böyle etiketlemekten bir an bile imtina etmediler.

♫Pandemi pandemi ♫ Hiçbir şey değişmedi

İşte böyle. Dün gece bir film seyrettim. Sonra da pek ilgisi yokken bu düşünceler üşüştü kafama. Pandeminin ilk günlerinde Paris’te geçen filmin adı 8 Rue de l’Humanité. (İnsanlık Sokağı No. 8). Filmin İngilizcesine de Stuck Together demişler. Birlikte kapanıp kalmak manasına gelen bir ifade, birlikte kalmak da denebilir, birbirine yapışmak ya da tutunmak ki bu anlamda birbirinden güç almak ve dayanışmayı da ifade ediyor. Bir apartmanda tıkılıp kalan bir grup insanın pandemiyle savaşını anlatan filmin meselesi de bu dayanışma zaten. Konu pandemi olsa da film yine Amelie tarzı ya da ne bileyim Herkes Kendi Kedisini Arar tarzı o akide şekeri tadındaki Fransız filmlerinden biri aslında. Fakat üzerinden sadece iki yıl geçmiş olduğu halde, pandeminin ilk günlerindeki küresel paniğin gündelik hayata yansımalarını hatırlatan sahneler insanı çok şaşırtıyor. Ne çabuk unutuyoruz. Filmde elinde gitarıyla yeni bestelediği Pandemi pandemi şarkısını mırıldanan bir genç kadın var. Hamile. Bu dünyaya yeni bir çocuk getirecek…

Her şey insana inanılmaz geliyor. O ilk günleri böyle mi yaşamıştık? Oysa gerçekten aynı yollardan geçtik, yıka sil, yeniden sil ve yeniden yıka, ona dokunma, onu oraya koyma, kavga kıyamet. Sonra her şeyin böyle tepetaklak olmasının yarattığı o müthiş “kırılgan hayat” idraki… Hiçbir şey bir daha asla aynı olamaz dedirten o keskin “bilinç.” Bildiğimiz dünyanın sonu teranelerimiz filan…

Ölümler 6 milyona ulaşıyor. Büyük bir yıkım tablosu. Halihazırda dünya üzerinde 400 bine yakın yeni vaka var. Her gün kaydedilen toplam ölüm sayısı hâlâ binlerle ifade ediliyor. Ama sanki pandemi bitip gitmiş ve hatta hiç yaşanmamış gibi.

Hiçbir şey değişmemiş gibi. Peki ne yapacağız? Bir insanlık sokağı aramaktan, nerede olursak olalım birlikte kalmaya çalışmaktan ve hatta bunun imkansız olduğunu bile bile bunda inat etmekten başka…

Sevilay Çelenk’in önceki yazıları:

Bu kurumlar ve bu bürokrasi nasıl normalleşecek?

Tümüyle trolleşmiş AKP siyasetinde ağa dolanmak

Gezegen öldüren kuyruklu yalanlar

Çorbayı tası bırakmışlar, naslarla uğraşıyorlar

Seviyorlar Hacı, haberin olsun!

Ama sayaç da işliyor Hacı!

Tutturmuşlar bir prompter!

Yoksa işte toplum yaşamı dediğin şey nedir ki?

Medyascope'a destek olun.

Sizleri iyi ve özgür gazeteciliğe destek olmaya çağırıyoruz.

Medyascope sizlerin sayesinde bağımsızlığını koruyor, sizlerin desteğiyle 50’den fazla çalışanı ile, Türkiye ve dünyada olup bitenleri sizlere aktarabiliyor. 

Bilgiye erişim ücretsiz olmalı. Bilgiye erişim eşit olmalı. Haberlerimiz herkese ulaşmalı. Bu yüzden bugün, Medyascope’a destek olmak için doğru zaman. İster az ister çok, her katkınız bizim için çok değerli. Bize destek olun, sizinle güçlenelim.

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus